31 Mart 2009 Salı

STK

SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI (STK)

1970’lerde dünyada petrol kriziyle kendini gösteren ekonomik kriz sonrası yeniden yapılanmaya giden kapitalizm mevcut yöntemlerini bir yana bırakıp meşhur 29 bunalımı sonrası sahip olduğu “devletçi” yapılanmayı terk ederek, neo-liberalizm adını verdiği ekonomik yöntemi test etmiştir. Küresel ölçekteki bu paradigmanın Türkiye’de uygulanması ise 12 Eylül’ün “kolaylaştırıcı”lığında 24 Ocak kararlarıyla gerçekleşmiştir. Bu sayede devlet, ekonomi başta olmak üzere tüm alanlardan elini çekecek ve piyasanın “görünmez eli” kararlı (!) yapıyı inşa edecektir.

Turgut Özal önderliğinde, Kenan Evren’in koro şefliğinde başlayan bu örgütlenme ile devletin elindeki tüm varlıklar, devletin hantal yapısı gerekçe gösterilerek özelleştirilmeye başlandı. Çünkü sermaye 70’ten önceki “ulus devlet” yapısı içerisinde sıkışıp kalmış, kârını arttıramaması sebebiyle küreselleşme ihtiyacını tespit etmiş, bu yüzden de üçüncü dünya ülkeleri başta olmak üzere kendi etkinlik (=kâr) alanının genişlemesi gerektiği sonucuna varmıştır. Bir yandan da ABD ve Avrupa’da birim emek gücünün, kazanılmış sosyal haklar yüzünden değerinin yükselmesi, sermayeyi, daha ucuz emeğin aramasına da yönlendirmiştir. Kendi ülkesindeki “müşteriler” arasında derinleşen uçurum, bir yandan artan göçmen nüfus, nakliye masrafı gibi nedenler sermayenin “milliyeti”ni ortadan kaldırma mecburiyetini doğurmuştur.

Devletin küçültülmesinin sermayenin büyümesine hizmet etmesi de aslında temel olarak neo-liberal ekonominin asallarından olmuştur. Kâr ettiği halde özelleştirmeden birkaç yıl öncesinde bilerek zarar ettirilmesinin sebebi de bu kurumların satışının kamuoyu nezdinde meşrulaştırılma amacının güdülmesindendir.

Fakat bir süre sonra, özelleştirme ile devletin ve dolayısıyla halkın zenginleşeceği tezleri pratik yaşamda karşılık bulamayıp yolsuzluğa batan devlet görevlilerinin inandırıcılığını yitirmesiyle bir sonraki adıma geçildi: Halkın siyasi, ekonomik yaşama (güya) doğrudan katılımı; egemen söylemin ifadesiyle: Sivil Toplum Kuruluşları (STK).

Asıl adı Non Gouvernemental Organizations’ı (NGO’yu) birebir Türkçe’ye çevirirsek Hükümet Dışı Örgütler veya Devlet Dışı Örgütler ifadesiyle karşılaşıyoruz. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan müdahaleleriyle malûl demokrasimiz on yılda bir balans ayarına mâruz kaldığı için ve “devlet dışında bir şeyi tahayyül etmek pek kolay bir şey”1 olmadığı için “Sivil Toplum Kuruluşları” çevirisi tesadüf olmasa gerek.

Dünyada epeyi bir tartışılan “sivil toplum” kavramı neo-liberalizmin etkinlik alanında mayası tutmuş bir hamurken Türkiye’de de denenmesi kaçınılmazdı. Üstelik her fırsatta kapitalizmin adaletsizliğine karşı sesini yükseltenler, yoksulluğu, açlığı teşhir edenler toplumun kafasını “bulandırırken” karşıtının, yani mevcut paradigmayı yeniden ve yeniden üreten bir yapılanmanın da kaçınılmazlığı aşikârdı. Bir yandan da neo-liberalizmin yarattığı (aslında yeni olmayan ve kapitalizmin doğası gereği) derinleşen ekonomik uçurumun yol açtığı tahribatın yaralarını saracak (ama asla, tedaviyi bırakın, pansumanını bile yapmayacak) nitelikteki yapılanmaları teşvik etmek gerekiyordu. Çünkü sistemin bekası her şeyden önce gelmekte idi!

90’lara gelindiğinde, 12 Eylül silindirinin toplumsal hafızada yarattığı travmalar taze iken daha sonraları AB dediğimiz ekonomik yapılanmaların olmazsa olmaz diyerek önümüze sunduğu, Türkiye’deki hükümetlerin ise bir nimet gibi servis ettiği STK’lar bizzat devlet eliyle kurduruldu. Bu sayede halkın doğrudan ülke yönetimine katılacağı, seçimden seçime sandığa giderek 5 yılda bir siyasi sürece müdahale etmesi yerine bizzat devleti denetleyeceği vâzedildi.

2000’li yıllara geldiğimizde de kapitalizmin yarattığı tahribatın tüm alanlarında (çevre sorunları, kadının yok sayılması, insan hakları ihlâlleri, tüm çalışanların mâruz kaldığı kölelik yasaları, sosyal güvenliğin, suyun ve diğer temel insani ihtiyaçların ticarileştirilmesi vb.) sivil toplum kuruluşları mantar gibi türedi. Fakat temel paradigması “ihtiyaçlar sınırsız ama kaynaklar kıt” olan kapitalizmin yol açtığı yaraları hiçbiri, bırakın çözmeyi teşhir bile edebilme cesaretini gösteremedi. “Peki, Avrupa’daki STK’lar bu konuda mesafe kat edebilirken neden Türkiye’de böyle?” sorusu akıllara gelebilir. Elbette bunda Türkiye’deki demokrasinin yıllarca “demir kırat” kavramı ile eş görülmesinin de çok büyük bir etkisi vardır. Öyle ki yine bir STK olan TÜSİAD bir gecede hükümetleri alaşağı edebilirken sadece daha insanca yaşamak için demokratik taleplerini dile getirenlerin başına her seferinde “demir cop” indirmeyi vazife edinmiş bir zihniyet “farklı” düşüncelere hâlâ tahammül edememektedir. Bu da tepemizde sallanan Demokles’in kılıcını her seferinde bize hatırlatmakla yükümlü olanların eseridir. “Farklı” olan STK bile olsa…

STK’lardan Birkaç Örnek:

1- Son günlerde tartışılan Kyoto Protokolü: Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında karbondioksit ve sera etkisine neden olan metan, sülfür vb gazların salınımını sınırlandırmaya yönelik ek bir çevre anlaşması olan Kyoto Protokolü, bu azaltmayı gerçekleştiremeyen devletlerin karbon ticareti yapmasının da önünü açmaktadır. Bu protokolü amaç edinmiş bir yaklaşım STK zihniyetinin en somut göstergesidir. Kapitalizmin kendi yarattığı çöplüğü ortadan kaldırmak yerine, bu çöplüğü kendi çevresinden uzaklaştırıp başka yerlerde çöplükler açmasına ve hatta bunun ticaretinin de yapılmasına olanak sağlayan bir yaklaşıma kapitalizmin karşı koyması elbette beklenemezdi. Ve nihayet 5 Şubat 2009 tarihinde TBMM’nde tüm partilerin desteğini alarak yasalaştı.

2- Deniz Feneri eV: Sermayenin bitmek bilmez kâr hırsıyla müşterileşen ve televizyonu, gazetesi, radyoları vb kitle iletişim araçlarıyla beyinleri tutsak edilen, ihtiyaçlarını değil daha fazlasını arzulayan, alışveriş merkezlerine hapsedilen homosapiensler sistemin “müşterisi” haline gelmiştir. Temel insani ihtiyaçları ticarileştirilmiş, asgari ücretin altında sigortasız yaşamaya mahkûm edilmiş kitleler, din kisvesiyle yardım dağıttığını iddia eden ama aslında ABD’deki Cleveland hastanesini rüyasında görme erdemine erişmiş (!) yani “pazardan aldım bir tane, eve geldim bin tane” bilmecesinin cevabını mısır ticareti yaparak cevaplayan, kârını muhafaza ederek muhafazakârlaşanlara hizmet eden ve ampulünü büyütüp fenere dönüştürenlerin Almanya başta olmak üzere elini değdirdiği her yerde servetindeki sıfırları bollaştıran yapının esiri haline gelmiştir. Bu yapı iki ayaklıdır: Bir yanda yoksullaştıran hükümet ayağı, diğer yanda bu yoksulluğu, dağıttığı gıda paketleriyle, suyu olmayan köye götürdüğü çamaşır makineleriyle mevcut tahribatı gizlemeye çalışan STK ayağı. Ve bu iki ayak da birbirini direkt beslemekte, diğerinin sorgulanmasını engellemektedir.

3- Belediyeler: Pratikteki anlamı yerinden yönetim olan belediyeler, özellikle 29 Mart 2009 yerel seçimleri öncesi dağıttıkları yardımlarla gündeme geldi. Mevcut iktidar partisinden olan belediyelerin kendi marifetiyle, olmayanlarda ise valilikler eliyle dağıtılan yardımlar 2009 yılına damgasını vurdu. Bu yardımların içeriği elbette bu yazının konusu değildir. Tartışılması gereken ise bunların bir seçim yardımı olup olmadığının daha da ötesinde, işin temel niteliğidir. Din kisvesi altında halkın inançlarını suiistimal ederek, sanki mevcut hükümet partisinin kasasından lütuf veriliyormuş gibi aksettirilerek dağıttıkları yardımlar buraya kadar anlatmaya çalıştığımız STK zihniyetinin somut tezahürlerinden biridir: Sosyal güvenliği ticarileştir, “sosyal devlet” adına yeşil kart dağıt; asgari ücreti 2009 yılı sonunda 546 TL olarak ön gör, emekliye %8,83, memur %8,68 yıllık zam yap, “sosyal belediyecilik” adına gıda paketleri dağıt; eğitimi baştan sona ücretli yap, belediye kasasından burs ver. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ama özet olarak şunu iddia edebiliriz ki, devletin kendisi bile artık bir STK olmuştur.

Meslek Odaları

1954 yılında özel bir kanunla kurulmuş olan TMMOB ve (bugünkü rakamla) ona bağlı 23 Oda için de zaman zaman STK tanımı kullanılmaktadır. Aslında sadece TMMOB için değil, SMMMO, Türkiye Barolar Birliği, Türk Tabipler Birliği, Diş Hekimleri Odası vb ve bunlara bağlı birimler için de aynı yakıştırma yapılmaktadır. Zaman zaman sendikalar da aynı potada değerlendirilmektedir. Özele inmeden kuşbakışı açıyla değerlendirirsek, bu tanımlamanın Meslek Odalarının önüne koyduğu çalışma programları ve ilkeleriyle engellenebileceği iddia edilebilir. Hâli hazırda Anayasa’nın 135. maddesinde tanımlandığı üzere “kamu kurumu niteliği”nde olmaları, kamu kavramının yorumlanışına göre konumlanır. Eğer siz “kamu kurumu”nu (idari ve pratik olarak) mevcut devlet kurumlarından bağımsız tanımlayamıyorsanız, evet Meslek Odaları da birer STK’dır. Ama yok, “kamu kurumu” dediğiniz halkın temel ihtiyaçlarının halkın faydası doğrultusunda tedarik edilmesi için bir araç ise, işte orada mevcut sistemin sorgulanması peşinden gelir ki, buraya kadar anlattığımız STK anlayışına tezat bir yaklaşımı göstermektedir. Meslek Odaları’nın karınca kararınca, kendi etkinlik alanı içinde mevcut sistemi sorgulatma çabası olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. Meslek Odaları’nın büyük bir çoğunluğunun üyelerine dar meslekçi yaklaşımların beraberinde getirdiği şoven refleksler yerine ülkeyi, dünyayı sistem ve onu yaratan insan faktörünü göz ardı etmeden, bütüncül bir yaklaşımla irdelemeyi başarabildiği görmekteyiz. Meslek Odaları’nın sendikal (yani sınıfsal) mücadelenin ve/veya gelişimin bazı dönemlerinde sekteye uğraması, mevcut siyasi partilerin kitleselleşemediği zamanlarda, yaprağı kıpırdatmak için hangi zorluklarla karşılaştığını hepimiz bilmekteyiz. Elbette şimdiye kadar yapılanlar tam anlamıyla bir kazanım yaratabilmiş değildir. Çünkü tarihsel olarak, lonca tipi örgütlenmelerden evrilen bu yapılar, sınıfsal bir zemin üzerine inşa edilmediği içindir ki sadece yol gösterebilir. Ama bu gerçeklik üretimden gelen gücün bir kısmını da olsa barındırdığını yadsımaz.

Sonuç Yerine

“İlerici bir hareket ancak bir ütopya peşindeyken başarıya ulaşabilir. Entelektüel, ütopyayı formüle eder ve onun kitle tarafından benimsenmesini, özümsenmesini sağlar”2 demiş Fikret Başkaya. STK’lar başta olmak üzere tüm kurumların ve elbette aydınların tarih karşısındaki büyük sorumluluğu da buradadır işte.

1: Kavram Sözlüğü/Söylem ve Gerçek, Fikret Başkaya, Özgür Üniversite Kitaplığı: 54, Aralık 2005, Sayfa: 535
2: Age, Sayfa: 546

Ömürhan Soysal
24.03.2009

Hiç yorum yok: