17 Eylül 2009 Perşembe

Tatil Günlükleri-I: Assos (14.09.2009)

(Fotoğraflar burada)

Behramkale'de bir köy kahvesinde damla sakızlı Türk kahvesi için mola verdim. Yaklaşık 2 saattir hiç durmadan yürüyorum. Gerçi yürümekten ziyade tırmanmak da diyebiliriz. Buradaki kaynakların ifade ettiğine göre deniz seviyesinden 234 m yükseklikte imiş Akropol.

Dün öğle saatlerinde geldim Assos'a. Liman'a ulaşmak için sırtımda bir çanta, elimde bir valiz ve çapraz astığım çanta ile tam 2 km yürüdüm arnavut kaldırımı taşlarla döşeli yoldan. 13,5 saatlik yolculuktan sonra kendimi bir kahveye atıp peynirli gözleme yedim ve çay içtim. Sonra da kendime kalacak bir pansiyon buldum.

Kompresörcü Recep
Otobüsle önce Edremit'e sonra da Ayvacık'a gelince sıra Assos'a ulaşmaya kalmıştı. Yaz sezonu kapandığı için direkt Liman'a giden araç yoktu. Gülpınar araçları Behramkale köy meydanına kadar gidiyordu. Oradan sonraki 2 km'lik yol bana kalıyordu.

Minibüsle gelirken gözleri görmeyen bir amca bindi araca. Biraz ilerledikten sonra da sağ bacağı aksayan daha yaşlı bir amca. Onun gözleri gözündeki kalın camlı ve çerçeveli gözlük sayesinde görüyordu ama bacağında problem vardı. Sohbet etmeye başladılar. 13 yıldır gözleri görmüyordu kör olan amcanın. “Bu da Allah'tan. Halime yine de şükrediyorum. Daha da kötüsü olabilirdi.” diyordu. Daha kötüsü ne olabilirdi ki? Ya da daha kötüsü bu kadar sürer miydi?
- Ben uzun zamandır burada yaşıyorum, görmedim seni, dedi aksak amca.
- Ben de 13 yıldır görmüyorum, diye cevap verdi gözleri görmeyen amca.

Söylediğinden biraz utandı aksak amca. Toparlamaya çalıştı:
- Recep benim adım, uzun zamandır buralardayım. Mustafa amca toparlandı, hatırladı Recep'i:
- Kompresörcü Recep mi?
- He ya. Bildin mi beni?
- Adını çok duydum senin. Ama tanıştık mı hatırlamıyorum.

Kendini affettirmişti kompresörcü Recep:
- Etraftaki köylere çok iş yaptım ben. Ama bıraktım artık. Bacağım tutmuyor gayrı. Zor yürüyorum. Halime isyan etmiyorum yanlış anlamayasın. Bu da Allah'tan. Halime şükrediyorum. Daha da kötüsü olabilirdi.

Gözleri görmeyen Mustafa amca ile kompresörcü Recep Usta şimdi aynı yerde buluşmuşlardı. İki ayrı dünya, iki ayrı hikâye aynı Tanrı'da kesişmişti. Çünkü her ikisine de bu illeti vere aynı Tanrı'ydı ve ikisi de daha kötüsünün olabileceğine inanıyordu.

Dr. No
Gece çok içtim sahildeki bir restoranda. Pahali bir yer olduğunu telki etmişti daha önce buraya gelen arkadaşlarım. Sezon kapandığı için olsa gerek çok da yüklü olmayan bir para ödeyerek 8 gibi erken bir saatte odama çekildim. Aslında yanımda para taşımayı sevmediğimden nakit olarak çok fazla param yoktu. Hatta pansiyon sahibine bile kredi kartıyla ödeme yapacağımı söyledim çünkü Assos'ta para çekebileceğim bir yer de yoktu. Bu yüzden olabildiğince dikkatli harcamalıydım paramı.

Sabah 08.30'da uyandım. Bugün Pazartesi, Ankara'da olsam çoktan iş başı yapmıştım. Tatilde olsam da erken kalkmaya alışmışım. Oda fiyatına kahvaltı da dâhil olduğu için aşağı indim. Pansiyon sahipleri karı-koca güler yüzlü bir “günaydın” ile karşıladılar beni. Oturdum ve kahvaltımı etmeye başladım. Pansiyon sahibi adam (o kadar sohbet ettik ama adını sormak aklıma bile gelmedi) Tekirdağ'dan geldiklerini söyledi. Anlattığına göre 2002 yılında Ezine'ye görevi sebebiyle gelmiş. Sonra emekli olmuş. İki yıl önce de şimdi benim kaldığım pansiyonu işletmeye başlamışlar. Neden buraya geldiklerini sorduğumda:
- 3-25 diye bir kural vardır hayatta, bilir misin? İlk yirmi beşye okursun, başka bir şey yapmazsın. İkinci yirmi beşte bir işe girersin: Karnımı doyurayım, ev alayım, araba alayım, evleneyim, çocukları büyüteyim diye çabalarsın. Üçüncü yirmi beşte ise emekli olursun ve 'hayatın tadını çıkarayım' diyerek bir köşeye çekilirsin. İşte biz de üçüncü yirmi beşin tadını çıkarmaya çalışıyoruz, dedi. Sen daha ikinci yirmi beştesin. İşin zor, diyerek bir yerde kendine pay çıkarmış oldu.

- İki yıl önce bu pansiyonu işletmeye başladıklarında “Assos Dr. No” adını koymuşlar buraya:
James Bond gibi bir isim değil. Buranın bizden önceki sahibi çok yaşlı, aksi bir adammış. Herkese, herşeye kızan eli soplaı bir ihtiyar. Ama 3-25'i bırak, neredeyse 4-25'i bile devirecekmiş. O kadar yaşına rağmen bir kere bile olsa doktora gitmemiş. Buranın insanı uzun yaşar. İşte bizden önceki amca da hiç doktora gitmemiş. Biz de bu yüzden 'buraya gelen doktora ihtiyaç duymaz' diye Dr. No, doktor giremez diye isim koyduk, dedi.

Sezon kapandığı için kimseler yokmuş:
- Yoksa 3-4 bin insan bu kadar küçük yerde yaz boyunca yaşar. Sezon kapanınca da tek tük gelen olur. Felsefeciler yılda iki kere gelir. Bir tartışmaya başlarlar, ama saatlerce hiç durmadan... Son iki yıldır Marks'ı tartışıyorlar. Hâlâ içinden çıkamadılar. Geçen geldiklerinde ben de oturdum yanlarına, bir dinleyim diye. Gece yarısı oldu, baktım durmayacaklar, 'ben yatıyorum' dedim ve yattım. Sabah kalktım ki hâlâ tartışıyorlar. Zaten buraya gelen herkes bu sessizlikte bir süre sonra düşünmeye başlar, dedi.

Cami
Aslında buraya gelirken biraz çekinmiştim. Ramazan ayı olduğu için içki bulamayacağımı düşünmüştüm. Ama tatil yeri olduğundan kendimi rahatlatmaya çalışıyordum. Sanki bu düşündüklerimi anlamış gibi bir hikâye anlatmaya başladı:
- Geçenlerde yaşlı bir teyze geldi. Namaz kılacağını söyleyip cami sordu. Yok, dedim. İnanmadı. Nasıl olur, ben nerede namaz kılacağım, diye bağırıp çağırmaya başladı. Dedim ki: Bak teyze, burası Assos. Burada 500 yıldır cami, 2.500 yıldır kilise yoktur. Sen mesela duydun mu hiç ezan sesi? diye bana sordu.

Gerçekten de doğruydu söyledikleri. Dikkat etmemiştim ama dün gezerken bir tane bile cami görmemiştim.
- O yüzden rahatız burada, diye devam etti. Sorduklarında diyoruz ki: 'Ezan sesini duyduk da namaz mı kılmadık?'

Karşılıklı gülüştük. Hoşuma gittiğini anlayınca dinle aramın pek de iyi olmadığını farketmişti sanırım. O yüzden sonradan sohbete dâhil olan Mehmet de bir hikâye anlattı:
- Ayvacık'a genç bir imam atamışlardı zamanında. Biz de bir arkadaşla benim Hacı Murat'ı boyuyorduk. Param yoktu ona verecek, o yüzden onun dükkândaki artık boyaları kullanıyorduk. Ama yine de kendimi ona karşı borçlu hissettiğimden her akşam bir yere gidiyorduk, biraları da ben alıyordum. Bir süre sonra o genç imam da bizimle gelmeye başladı. Biz içiyorduk ve her defasında imama da soruyorduk: Hocam iç, yok ben çerezlen eşlik ederim size. Hocam iç, yok, deyip fındık, fıstık yiyordu. Bir oldu, iki oldu, imama yine sorduk: Hocam iç. İmam durdu, etrafına bakındı: İçerim ama sizden korkuyorum, birine söylersiniz diye. Biz ant içtik, hoca da bira. Bir baktık, bizden iyi içiyor hoca. Biz arabayı boyamaya devam ediyoruz, içmeye de tabi. İmam da içiyordu artık bizimle ve biraları artık o alıyordu. Korkuyordu çünkü birilerine söyleriz diye. Bu yüzden de içkiler hep ondandı. Bira parasından da kurtulmuştum, arabayı da bedava boyatıyordum. Bir buçuk yıl sürdü bu. Gerçi artık boyaları karıştırdığımızdan ötürü araba beyazdan daha farklı bir renge büründü ama olsun.

Topal Recep
İyice ısınmıştık birbirimize artık. Ben de yolda gelirken karşılaştığım iki amcayı anlattım onlara. Kompresörcü Recep Usta, dedim, Mehmet lafımı kesti:
- Topal Recep'i diyorsun, dedi.

Meğer Recep Usta'nın lâkabı “topal”mış.
- Evet, dedim. Bir ayağı aksıyordu.
- Bizim burada herkes lâkabıyla anılır. Kimse kimsenin soyadını bilmez. Hatta bir keresinde hükümetten birileri gelip Hasan Eysan'ı sordular bana. Tanımıyorum, dedim. Nasıl olur, herkesler bilirmiş onu, diye ısrar edince düşündüm. Az ötedeki Çakır'a sordum. Bildin mi, dedim. Bizim sümsük Hasan olmasın, deyince ampulüm yandı. Tarif ettim, oymuş.

Çoban
Sabah kahvaltısı iyice keyfe dönüşmüştü benim için. Onlar anlatmaktan, ben dinlemekten zevk alıyordum. Bir yandan da antik Yunan'ın kalıntılarını görmek için sabırsızlanıyordum. Ama balık hafızama güvenmediğimden bu anlatılanları zaman geçirmeden bir yerlere not etmeliydim. Tam bunları düşünürken onlar da kendi aralarında konuşuyorlardı:
- Bırakayım bu işleri, hayvancılık yapayım dedim ama o da olmadı, dedi Mehmet. Üç tane koyun aldım bir çobana verdim. Aradan biraz zaman geçti, bir akşam geldi 'koyunlardan birine araba çarptı' dedi, 'Allah rahmet eylesin' dedim. Bir süre daha geçti 'birini de kurt yedi' dedi, 'afiyet olsun' dedim. Ama elimde bir koyun kalmıştı, dişiydi. 'Çiftleştirelim' dedi, 'hadi len git oradan' deyip kovdum dürzüyü.

Çobanın anlattıklarına inanmamıştı Mehmet. Tam burada pansiyon sahibi olan ve adını bilmediğim amca devreye girdi:
- Oğlum çobana güvenilir mi hiç? Bak bir çobana güvenip verdiler memleketi, 60'tan beri kovamıyoruz başımızdan.

Hikâyenin bu noktaya geleceğini hiç tahmin etmemiştim. Girişinde Aristo'nun heykelinin olduğu bu köy, sadece Nekropol alanındaki Roma lahitleri, tanrıça Athena'ya adanan ve kentin en yüksek tepesine inşa edilen Akropol, tepenin Midilli'ye bakan güney yamacına kurulan anfi tiyatronun fiziki kalıntılarıyla değil, insanlığın daha önemli mirası olan felsefeyle, düşünmeyle kendilerini var ediyorlardı.

Hiç yorum yok: