16 Nisan 2009 Perşembe

"Güneşi Gördüm" mü?


Dün akşam (15 Nisan 2009) Mahzun Kırmızıgül'ün yazdığı, yönettiği ve oynadığı "Güneşi Gördüm" filmine gittim. "Buradaki çocukların kaderini kim yazıyor?" sorusunun cevabını aramaya çalışmış Mahzun Kırmızıgül. Beyaz Melekler'den sonra ikinci denemesi. İnsani duyarlılıkları öne çıkardığı ilk filmi oldukça duygusaldı. İkinci filmindeki müzikalite ve görüntüler göz önüne alındığında Hollywood filmleriyle benzerlik teşkil ediyor. Enstrüman bakımından ise batı motifleriyle bezenmiş ama doğuya özgü efektlerle de desteklenmiş. Bu seçimin elbette doğu-batı çelişkisi üzerinden tercih edildiğini görmek gerekiyor. Film de aslında bu çelişki üzerinden, özelde ise Güneydoğu'da yıllardır devam etmekte olan savaşın şekillendirdiği toplumun yaşadıklarından yola çıkılarak çekilmiş. Filmin en dikkat çekici repliği ise şu: Altan Erkekli'nin iki oğlundan biri dağa çıkmayı tercih etmiş, diğeri ise "vatani" görevini yapmaktadır. Askerdeki oğul izne gelince, dağdaki Alper Kul evine uğrar ailesini görmek için. İki kardeş karşılaşırlar ve asker olan sorar: "Ağabey, elimde silah varken karşıma çıkarsan ne olacak?" diye. Alper Kul'un cevabı sistemin yarattığı literatürü ifade eder: "Ben ölürsem terörist, sen ölürsen şehit".

Filmin oldukça tecrübeli ve birbirinden değerli oyuncuları var. En dikkat çekicileri ise; Demet Evgar, Altan Erkekli, Şerif Sezer olarak göze çarpıyor. Ama en başarılı kim diye sorarsanız, gözleri görmeyen dedeyi oynayan Erol Demiröz derim hiç tereddüt etmeden. Hiç abartılı olmayan, doğal bir oyunculuk ile olağanüstü bir performans sergilemiş Demiröz.

Sinemasal açıdan Mahzun Kırmızıgül'ün ilk filminde dikkat çekmeyen görüntü yönetimi, "Güneşi Gördüm"de rahatsız edici boyutlara ulaşmış. Bazı sahnelerin sonu oldukça fazla uzamış. Niyetin aslında sahne sonunun fotoğrafının çekilmesi isteği olduğu belli ama öylesine durmuş ki, seyirci o boşluktan ne çıkacağını beklemeye başlıyor ve bir süre sonra aslında birşey olmayacağı ortaya çıkıyor. Bunun yanında kavuşma sahnelerinde hep aynı planlar ve yöntemler kullanılmış. Bu planlardaki müzik tercihi de Hollywoodvari bir tada dönüştürmüş ve seyircinin katarsisi yaşaması hedeflenmiş. Diyaloglar ise çok yetersiz. Çoğunun üzerinde yeterince düşünülmemiş.

En etkileyici sahne ise Mahzun Kırmızıgül'ün, o çok sevdiği erkek çocuğunun ölüm haberini aldığı plan. İşin duygusal yanından bağımsız olarak, elinde balık kasası bulunan Mahzun haberi alır ve bir anda yere düşer. Elindeki kasada bulunan balıklar da yere düşer ve bir kısmının aslında canlı olduğunu görürüz. Mahzun, aldığı haberle kriz geçirirken balıkların da çırpındığını görürüz. Oldukça başarılı bir plan ama Mahzun'un haberi alırken elinde bulunan kasayı yere düşüreceği ve hatta düşerken onu bırakmayacağını seyirciye hissettirmesi oyunculuk açısından kötü bir iz bıraktı bende. Zaten oyunculuk açısından Mahzun'un "yeni" olarak bize sunduğu çok da birşey yok açıkçası.

Film bir yanıyla da politik tahlilerde bulunuyor. 1980 faşist askeri darbesinde Diyarbakır Cezaevi'nde işkence gören ve sonrasında yurtdışına kaçan Ali Sürmeli filmin sonuna doğru karşımıza çıkıyor. Altan Erkekli ile Norveç'e giderken yolda yaptığı tahliller doğru ama yetersiz. Kendi içinde çelişkiler barındırıyor: Güneydoğu'daki savaşı emperyalizme bağlıyor ama emperyalistlerin memleketini de "insanlarına değer vermek"le payelendiriyor. Elbette Mahzun'un yazdığı senaryoda bunu görmek bile başarı, yorumuyla yaklaşan minimalist arkadaşlara tavsiyem yine de bu gerçekliği göz ardı etmemeleri yönünde olabilir ancak. Ali Sürmeli ise oyunculuğu ile tam bir hayalkırıklığı yaratıyor.

Sonuç olarak; "Güneşi Gördüm" mü, tam emin değilim ama bu topraklarda artık bu gerçeklerin tartışılıyor olduğunu görmek şüphesiz çok sevindirici. Özellikle Marksistlerin bu konudaki duyarlılığının tarih karşısında tekrar doğrulandığını görmek sevindirici. Çünkü filmde de söylendiği gibi; "Ölen biz, öldüren de..."

Hiç yorum yok: