2 Ağustos 2008 Cumartesi

YAZMAK…

“yaz geçer,
iyi gelir sözcükler…”
murathan mungan

YAZMAK…

İlk Söz

Bu yazı 19 Ocak 2006’da sokak ortasında öldürülen Hrant Dink’e ithaf edilmiştir…

Yazmak

İnsanlığın yazıyı keşfinden itibaren milyonlarca kelime döküldü beyinlerden. Kendi var oluşundan sürrealist biçimlere kadar sayısız denemeler, öyküler, eleştiriler… yazıldı. Öyle bir an geldi ki, kendine “neden” yazdığını sormaya başladı.

Ticari Yazın Tarihi

Sanatın genel tanımı olan “bireyin kendini ifade etme biçemi”nin ilk ticari yöntemi modern edebiyatın gerçek öncüllerinden Benjamin Constant’ın Avrupa’nın muhtelif salonlarında eserlerinden bölümler okuması ve günün birinde bu işten bıkıp “içinde ne olduğunu bilmek isteyen, kitabımı satın alsın. Artık kitabımı bastırıyorum” ifadesiyle ticari bir biçime bürüyor. İşte o andan itibaren, yani on dokuzuncu yüzyıldan bu yana yazma edimi ticarileşiyor1. Andre Gide’nin “yazmak tarihe iz bırakmaktır” tanımı algılarda altüst oluyordu. Sanayi devrimiyle beraber kapitalizmin üretim araçları değişiyor, bu dönüşümden edebiyat da nasibini alıyordu. Uzmanlaşma ve iş bölümünün de yükselmesiyle “yazmak bir meslek midir?” sorusu akıllara düşmeye başlıyordu. 20. yy’a gelindiğinde ise, Avrupa’daki işçi sınıfı mücadeleleri ile beraber “sanat sanat için midir, toplum için mi?” tartışmaları entelektüel camiayı ikiye ayırıyordu. Bu tartışmaların asıl zeminini oluşturan genelde sanat özelde edebiyatın metalaşma süreciyle “düşüncenin somut tezahürlerinden biri” olan edebiyat tanımı gözden kaçırılıyordu.

Neden Yazıyorum?

Bu sorunun cevabı, yazma ediminin bireysel kimliğiyle açıklanabilmiş tarihsel süreçte. Özlemi dindiren, belleği diri tutan, bireyin varoluşunu hissettiren bu edim insanlığın içinde bulunduğu çelişkileri açımlamasına ve çözümlemesine de yardımcı olmuş. Öyle ki insan yaşamını bir süreç olarak düşünürsek, çocuklukta yaşanan karanlık dehlizler ilk tohumları olmuş yazarların. “Yalnızlık çeken çocuklardaki öyküler uydurma, düşsel kişilerle konuşma alışkanlığı bende de vardı ve sanırım yazın tutkum, ta başlangıçtan beri, herkesten kopmuşluk duygusuyla, gördüğüm aşağısamayla iç içeydi… Akıllı görünme, kendinden söz ettirme, ölümden sonra anımsanma, çocukken bizi hiçe sayan büyüklerden öç alma isteği, vb. Bunların bir yazma nedeni, hem de çok güçlü bir neden olmadığını öne sürmek düpedüz saçmalık olur”2. George Orwell’ın çocukluğunda yaşadığı “aşağısama”ydı onu yazmaya kışkırtan. Bu aşağısamanın yarattığı psikoloji, onun kendi şizofrenisini de tatmin ediyordu bir nebze de olsa… Yine George Orwell’ın, düzyazı için gerekli olan en az dört ana yazma nedenleri arasında saydığı “salt bencillik” maddesi ile ilkçağ Hedonist düşüncenin duayenlerinden Epiküros’un insanların hayatını zehir eden üç temel korkudan biri olan “ölüm korkusu” kısmen örtüşüyor. Epiküros’un “ben varsam ölüm yok, ölüm varsa ben yokum” ile özetlediği yaklaşım, korkuları rahatlatsa da tamamen ortadan kaldırmıyor. İşte bu korkuyu yenmek, tarihe iz bırakmak veya öldükten sonra anımsanmak isteği bireyi yazmaya yönlendiriyor.

Eugene Ionesco ise bu temel soruya varoluşçu bir biçemle yaklaşıyor: “Eğer şu yeryüzünde rahat ediyorsam bunun nedeni yalnızca varolmak yoluyla burada bulunmaya alışmamdır. Oysa ben başka bir yere ait olduğumu sanıyorum. Nereye olduğunu bilsem her şey düzelecekti ama bu soru nasıl cevaplandırılabilir, göremiyorum… Kendime gelince, yalnızca biliyorum ki ben-tanımlanması öylesine zor olan şu ‘ben’-buradayım ve şaşkınlığımı, özlemimi dile getirmek, başkalarına anlatmak için yazıyorum” ifadesiyle kendi çelişkisinin aslında yazma nedeni olduğunu anlatmaya çalışıyor. Bu çelişkilerin de bir yerde insanı var ettiğini ya da var oluşunu anlamlandırdığını söylüyor.

İçerik

Yazma ediminin nedenselliği kadar içeriği de tartışılagelmiştir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi sanatın toplum için mi, yoksa kendisi için mi olduğu sorusuyla şekillenen amaç ve içerik tartışmaları yazarın dünyaya baktığı ve dünyada durduğu yeri de belirler olmuştur.

Bu konuya dair en samimi itiraf George Orwell’dan geliyor: “Yaptığım şeyin tümüyle bilincinde olduğum, siyasal ve sanatsal amacı bir bütün halinde kaynaştırmayı denediğim ilk yapıtım Hayvan Çiftliği idi… Geçmişteki yapıtlarıma baktığımda, siyasal bir amaçtan yoksun olduğum her durumda, cansız kitaplar yazdığımı, dokunaklı bölümlerin gösterişine kapıldığımı, anlamsız tümceler, süslü nitelemeler kullandığımı ve yapıtı genel olarak ipe sapa gelmez şeylerle doldurduğumu görüyorum.” 3 diyerek yazma eyleminin nedenselliğini açıkça ifade etmiştir. İnsanlığın yarınının güzellemesini yapmanın, bugünü ve dünü eleştirmekten, hepsinden önemlisi insanın varoluş gerekçelerinin sorgulanmasından geçtiğini anlatmaya çalışmıştır.

Genelde sanat özelde edebiyata yönelik olarak asırlardır sorgulamalar yapılmıştır, yapılmaya devam etmektedir. Eflâtun “gerçekliği taklit eden sanat, taklit ettiği şeyi dikkatle seçerek güzele, iyiye ve doğruya yönelmelidir” demiş “Kanunlar”ında. Hakkında sayısız eserler verilen “güzel” tanımını Shakespeare oyunlarında ortaçağ aristokrasisinde yer almayan sadakat, güven, ahlâk ve diğer temel özellikler üzerinden yapmaya çalışmıştır.

19. yy’a gelindiğindeyse, işçi sınıfının yükselen mücadelesi ile beraber “Sosyalist Gerçekçilik” akımı tüm dünyayı etkilemiştir. Bu akımın temsilcilerinden olan Plehanov (ki kendisi daha sonra Marksist düşünde eleştirinin odağı olmuştur), edebiyatın ve sanatın toplumun aynası olduğunu söylemiş, “sanat ürünleri toplumsal ilişkilerden doğan olay yahut olgulardır” 4 tespitinde bulunmuştur. Fikirsiz bir sanatın yaşayamayacağını iddia eden Plehanov’u destekleyen Bielinski de “fikirsiz sanat ruhsuz bir insan gibidir, yani bir ceset gibi…” sözleriyle yazarın yaşadığı topluma ve sürece yabancılaşmasını önlemesi gerektiğini ifade etmiştir.

Yazmak her ne kadar toplumsal nosyonu olan bir eylem olsa da ontolojisi gereği bireyin tohumlarını da muhteva etmektedir. Yazarın kendi iç dünyasındaki devinimini de barındıran yazın, kendi dehlizinde kaybolması ve çıkış yolu aramasının da neticesidir. Ursula Le Guin, “iletişim karmaşık bir sorundur ve benim gibi bazı içe dönük kişiler bu sorunu tuhaf, tamamen tatminkâr olmayan ama ilginç bir yolla çözmüşlerdir: Biz (birkaçı hariç tüm insanlarla) yazarak iletişim kurarız ama dolaylı bir yoldan. Sanki sağır ve dilsizmişiz gibi” 5 sözleriyle içindeki sessiz çığlıkları, yazarak bir vücuda büründürebildiğini söylemiştir. Egemen toplumsal kurgu içerisinde yer alan bazı biçemlere başkaldırıyı yazarak ifade etmek, bireyin çıkış noktalarından biridir. Elbette ki bu tavır bir yabancılaşma sürecinin de sonucudur. Fransızca’da “ruh hastalığı” anlamına da gelen yabancılaşma (alienation), Manes Sperber’in ifadesi ile “yakındaki erişilmezliğe ilişkin tuhaf bir duygu, benliğinizi egemenliği altına alma” 6 bir yandan da Tao’nun o meşhur “kendinden uzaklaş ki, kendine ulaşabilesin” felsefesini barındırırken diğer yandan da Elias Canetti’nin “değişimlerin koruyucusu” 7 diye nitelendirdiği, “yeni güçler üretmek, şeyleri yeni bir biçimde ele geçirmek, anlamların buyuruculuğunu sarsmak ve değiştirmek” amacını da gütmektedir8.

Son Söz

Tanrısal bir yaratım süreci olan, “… ayakkabılarını bağlamayı beceremediği için hayâl kırıklığına uğrayan yeniyetme bir oğlanın yıkıklığının onarılması açısından yazmanın; kurnazca ve ince bir çözüm, İtalyanca diyebileceğimiz gibi bir marchingegno (açıkgözlük), yani pek ince eleyip sık dokumayan birinin buluşu olan kurnazca bir şey”dir9. Hepsinden de önemlisi “yabancılaşmayı aşmak ve yenmek için yapılan bir girişimdir” 10 yazmak.

Ömürhan A. SOYSAL



Alıntılar

1…Yazıhane, Murathan Mungan, Metis Yayınları, Haziran 2003, Manes Sperber, Syf: 59
2…A.g.e., George Orwell, Syf: 22, 25
3…A.g.e., George Orwell, Syf: 29, 30
4… Plehanov, Le mouvement prolétarien et I’art bourgeis, t. IV, p 77
5…Yazıhane, Murathan Mungan, Metis Yayınları, Haziran 2003, Ursula Le Guin, Syf: 80, 81
6…A.g.e., Manes Sperber, Syf: 63
7…A.g.e., Elias Canetti, Syf: 73
8…A.g.e., Roland Barthes, Syf: 57
9…A.g.e., Giorgio, Maganelli, Syf: 13
10…Karl Marx, 1844 Elyazmaları

Hiç yorum yok: