“..dua ediyor kimileri, tenlerinde lekeler…”
yılmaz odabaşı
yılmaz odabaşı
Roma Katolik Kilisesi’nin ruhanî lideri 16. Benedict’in Almanya’daki ayininde İslâmiyet’e yönelik sarf ettiği sözler Samuel P. Huntington'un “Medeniyetler Çatışması” teziyle açıklanamayacak kadar derin bir çelişkinin tezahürüdür. Papalık mevkisini temsil eden 16. Benedict, 11 Eylül olaylarıyla başlamış gibi görünen sürecin sadece rutin müdahalecilerindendir.
11 Şubat 1929’da, Mussolini ile Papa 11. Pius’un temsilcisi Kardinal Pietro Gasparri arasında imzalanan Laterano antlaşmaları’yla kurulan 44 Hektarlık bir devlet olan Vatikan, Avrupa ve ABD’nin savuna geldiği lâik devlet formasyonundan uzak bir yapıya sahiptir. Devlet Başkanı Papa olan Vatikan’ın temsiliyeti uluslar arası arenada devlet adamı statütünde sayılmaktadır. Vatikan’ın özellikle Avrupa nezdindeki kabul edilirliği sadece devlet arası ilişkilerle değil; dinin, dolayısıyla manevî dünyanın ve kilisenin (Rönesans’a rağmen) Avrupa’daki dünyevî siyasetin üzerindeki etkilerinin yansılarıyla açıklanabilir.
Aslında Avrupa ve ABD’nin Papa’nın açıklamaları karşısındaki samimiyetsiz tavırları, kendi içlerindeki değişim süreçlerinde yaşadıklarında da baş göstermiştir. Fransız Devrimi’ndeki Jakobenler’in Jirondenler’le yaşadıkları, zaman zaman Oryantalizm’e de örnek olarak gösterilen Avrupa tarihinin ikiyüzlülüklerle dolu olduğunu kanıtlamıştır. (Gericilik, Jakoben Klübü militanı milletvekili Carrier’nin yargılanmasını sağladı; Carrier, 26 Framaire’de [16 Aralık] giyotine gönderildi. İki hafta sonra da “dörtler”in –Billaud-Varenne, Collot d’Herbois, Barére, Vadier-durumunu incelemek üzere bir komisyon kuruldu. “Altın Gençlik”, Paris’te terör saçıyor, Sankülotları öldürüyordu; istediği de, Marseillaise’in yasaklanması ve onun yerine, Terörcülere Karşı Halkın Uyanışı’nın konulmasıydı….Server Tanilli, Dünyayı Değiştiren 10 yıl)
Günümüze gelindiğinde de neo-liberalizmin tarihin sonu tezini güçlendirmek için ortaya attığı medeniyetler çatışması önermesinin dinler arası bir mücadele gibi lanse ettirildiğini, Irak’ta ve Afganistan’da sürmekte olan savaşların Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) bir parçası olan enerji ve su havzalarının hâkimiyeti savaşımı olduğu gerçeğinin manipüle edildiğini, bu mücadelelerin sınıfsal bir çelişki temelinde şekillenen tarihsel zorbalıkları meşrulaştırma eylemi olduğunu görüyoruz. Çünkü dine dayalı devlet biçimlerinin (post)modern (=vahşi) dünyada yer almamalı kanısının geçerlilik kazandığı bir dönemdeyiz. Oysa modern dünyanın yılmaz bekçileri (!) özelde Ortadoğu olmak üzere, genelde bütün dünyayı Ortaçağ karanlığına hapsetmektedirler. Bu savaşların gerekçeleri bile Avrupa’nın ikiyüzlülüğünü açıkça ortaya koymaktadır: İslâmi terörizm. Oysa dünyadaki emekten yana ve insana bağlı değerlerin yeşermeye başladığı dönemlerde (Türkiye dâhil) dünyanın birçok yerinde İslâmî sermayeler bilerek ve isteyerek finanse edilmiş, Marksizm’in dinsizliği teşhir edilerek kutbun diğeri yok edilmiştir. Bu sayede çelişkiyi yok edeceğini sananlar aslında başka bir çelişkinin, kendi mezar kazıcılarının kazdığı mezara çakılmışlardır. Mezara çakılmadıkları yerlerde de ara çözümlerle işi kotarmaya çalışmış, önce asker desteği ile idareyi alıp sonra da Avrupa’daki Hıristiyan Demokrat modelinin bir benzerini, (Türkiye’deki gibi) Müslüman Demokrat (!) biçemlerini oluşturmuşlardır. Tabi buradaki demokrat sıfatı, biat edilenin politikalarını uygulamakla doğru orantılıdır.
İslâmiyet’in Rönesans yaşamamış olduğu ve böylesi bir değişim sürecine ihtiyacının olduğu açıktır. Fakat İslâmiyet’in Rönesans’ı yaşayamamış olmasındaki tek engel Müslümanlar değildir. Burada tarihsel dönem de oldukça önemlidir: Sadece nicel olarak değil, nitel olarak da, ortaya çıktığı dönemde Hıristiyanlığa göre yeni olan Müslümanlık, hazır olmadığı bir değişim sürecine ayak diremiş, bu karşı koyuş nicel ve nitel zayıflamaya başlamasıyla içine kapanmaya dönüşmüş, Rönesans ihtiyacının da görmezden gelinmesine yol açmıştır. Tabi bunun yanında, ilerleyen süreçlerde, modern Kapitalist dünyayla işbirliği yapmış Müslüman Devletlerin erk sahibi zümrelerinin modern toplumla kendi feodal toplumlarının arasında kalarak çürümesinin ve tam bir burjuva sınıfı özelliğine sahip olamamasının da etkisi oldukça büyüktür.
Modern dünyayı şekillendiren yönetim biçimlerinin, Türkiye’nin AB üyeliği konusunda Papa’nın ağzının içine bakanların, Dünya Bankası ve IMF politikalarının şiddetli savunucularının, 83 yıllık geçmişle 707 yıllık gelenek arasında bocalayanların bu açmazı sağlıklı bir şekilde aşabileceğini düşünmek saf bir iyi niyet göstergesidir. Kendi lâik sistemlerini prototip gibi dünyaya sunan devletlerin bırakın samimiyetlerine inanmayı, kendi tarihlerindeki kanlı haçları temizlemeden halklar karşısına çıkmaya yüzleri yoktur. Çünkü kendi yarattıkları çelişkilerle mücadele etmekte ve bu mücadeleyi olmayan bir kimliğe büründürmeye çalışmaktadırlar. Kendi mezar kazıcılarını kendi ürettikleri iplerle darağacına göndermeye çalışmaktadırlar. Karikatür kriziyle başlayan, Papa 16. Benedict’in açıklamalarıyla tavana vuran infiallerin sorumluluğu kime ait olacaktır? (Somali’nin başkenti Mogadişu’da öldürülen 70 yaşındaki İtalyan rahibenin katillerini aşağılamakla vicdanımız rahatlayabilir mi?)
Şu an tarihe istedikleri gibi yön verenler, zulümlerle tarih yapmaya çalışanlar da gün geldiğinde, kendi yarattıkları (kanlı) tarih karşısında hesap vereceklerdir. Adalet kılıcını istediği gibi savuranlar adalet istediklerinde biz de motorları maviliklere sürmeye başlayacağız (Şarkıda söylendiği gibi: Bir umuttur yaratan insanı).
11 Şubat 1929’da, Mussolini ile Papa 11. Pius’un temsilcisi Kardinal Pietro Gasparri arasında imzalanan Laterano antlaşmaları’yla kurulan 44 Hektarlık bir devlet olan Vatikan, Avrupa ve ABD’nin savuna geldiği lâik devlet formasyonundan uzak bir yapıya sahiptir. Devlet Başkanı Papa olan Vatikan’ın temsiliyeti uluslar arası arenada devlet adamı statütünde sayılmaktadır. Vatikan’ın özellikle Avrupa nezdindeki kabul edilirliği sadece devlet arası ilişkilerle değil; dinin, dolayısıyla manevî dünyanın ve kilisenin (Rönesans’a rağmen) Avrupa’daki dünyevî siyasetin üzerindeki etkilerinin yansılarıyla açıklanabilir.
“bakarım: eğri, çok eğriliyor; doğru, doğrulmayı doğrulamıyor!...”
yılmaz odabaşı
yılmaz odabaşı
Aslında Avrupa ve ABD’nin Papa’nın açıklamaları karşısındaki samimiyetsiz tavırları, kendi içlerindeki değişim süreçlerinde yaşadıklarında da baş göstermiştir. Fransız Devrimi’ndeki Jakobenler’in Jirondenler’le yaşadıkları, zaman zaman Oryantalizm’e de örnek olarak gösterilen Avrupa tarihinin ikiyüzlülüklerle dolu olduğunu kanıtlamıştır. (Gericilik, Jakoben Klübü militanı milletvekili Carrier’nin yargılanmasını sağladı; Carrier, 26 Framaire’de [16 Aralık] giyotine gönderildi. İki hafta sonra da “dörtler”in –Billaud-Varenne, Collot d’Herbois, Barére, Vadier-durumunu incelemek üzere bir komisyon kuruldu. “Altın Gençlik”, Paris’te terör saçıyor, Sankülotları öldürüyordu; istediği de, Marseillaise’in yasaklanması ve onun yerine, Terörcülere Karşı Halkın Uyanışı’nın konulmasıydı….Server Tanilli, Dünyayı Değiştiren 10 yıl)
Günümüze gelindiğinde de neo-liberalizmin tarihin sonu tezini güçlendirmek için ortaya attığı medeniyetler çatışması önermesinin dinler arası bir mücadele gibi lanse ettirildiğini, Irak’ta ve Afganistan’da sürmekte olan savaşların Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) bir parçası olan enerji ve su havzalarının hâkimiyeti savaşımı olduğu gerçeğinin manipüle edildiğini, bu mücadelelerin sınıfsal bir çelişki temelinde şekillenen tarihsel zorbalıkları meşrulaştırma eylemi olduğunu görüyoruz. Çünkü dine dayalı devlet biçimlerinin (post)modern (=vahşi) dünyada yer almamalı kanısının geçerlilik kazandığı bir dönemdeyiz. Oysa modern dünyanın yılmaz bekçileri (!) özelde Ortadoğu olmak üzere, genelde bütün dünyayı Ortaçağ karanlığına hapsetmektedirler. Bu savaşların gerekçeleri bile Avrupa’nın ikiyüzlülüğünü açıkça ortaya koymaktadır: İslâmi terörizm. Oysa dünyadaki emekten yana ve insana bağlı değerlerin yeşermeye başladığı dönemlerde (Türkiye dâhil) dünyanın birçok yerinde İslâmî sermayeler bilerek ve isteyerek finanse edilmiş, Marksizm’in dinsizliği teşhir edilerek kutbun diğeri yok edilmiştir. Bu sayede çelişkiyi yok edeceğini sananlar aslında başka bir çelişkinin, kendi mezar kazıcılarının kazdığı mezara çakılmışlardır. Mezara çakılmadıkları yerlerde de ara çözümlerle işi kotarmaya çalışmış, önce asker desteği ile idareyi alıp sonra da Avrupa’daki Hıristiyan Demokrat modelinin bir benzerini, (Türkiye’deki gibi) Müslüman Demokrat (!) biçemlerini oluşturmuşlardır. Tabi buradaki demokrat sıfatı, biat edilenin politikalarını uygulamakla doğru orantılıdır.
İslâmiyet’in Rönesans yaşamamış olduğu ve böylesi bir değişim sürecine ihtiyacının olduğu açıktır. Fakat İslâmiyet’in Rönesans’ı yaşayamamış olmasındaki tek engel Müslümanlar değildir. Burada tarihsel dönem de oldukça önemlidir: Sadece nicel olarak değil, nitel olarak da, ortaya çıktığı dönemde Hıristiyanlığa göre yeni olan Müslümanlık, hazır olmadığı bir değişim sürecine ayak diremiş, bu karşı koyuş nicel ve nitel zayıflamaya başlamasıyla içine kapanmaya dönüşmüş, Rönesans ihtiyacının da görmezden gelinmesine yol açmıştır. Tabi bunun yanında, ilerleyen süreçlerde, modern Kapitalist dünyayla işbirliği yapmış Müslüman Devletlerin erk sahibi zümrelerinin modern toplumla kendi feodal toplumlarının arasında kalarak çürümesinin ve tam bir burjuva sınıfı özelliğine sahip olamamasının da etkisi oldukça büyüktür.
Modern dünyayı şekillendiren yönetim biçimlerinin, Türkiye’nin AB üyeliği konusunda Papa’nın ağzının içine bakanların, Dünya Bankası ve IMF politikalarının şiddetli savunucularının, 83 yıllık geçmişle 707 yıllık gelenek arasında bocalayanların bu açmazı sağlıklı bir şekilde aşabileceğini düşünmek saf bir iyi niyet göstergesidir. Kendi lâik sistemlerini prototip gibi dünyaya sunan devletlerin bırakın samimiyetlerine inanmayı, kendi tarihlerindeki kanlı haçları temizlemeden halklar karşısına çıkmaya yüzleri yoktur. Çünkü kendi yarattıkları çelişkilerle mücadele etmekte ve bu mücadeleyi olmayan bir kimliğe büründürmeye çalışmaktadırlar. Kendi mezar kazıcılarını kendi ürettikleri iplerle darağacına göndermeye çalışmaktadırlar. Karikatür kriziyle başlayan, Papa 16. Benedict’in açıklamalarıyla tavana vuran infiallerin sorumluluğu kime ait olacaktır? (Somali’nin başkenti Mogadişu’da öldürülen 70 yaşındaki İtalyan rahibenin katillerini aşağılamakla vicdanımız rahatlayabilir mi?)
Şu an tarihe istedikleri gibi yön verenler, zulümlerle tarih yapmaya çalışanlar da gün geldiğinde, kendi yarattıkları (kanlı) tarih karşısında hesap vereceklerdir. Adalet kılıcını istediği gibi savuranlar adalet istediklerinde biz de motorları maviliklere sürmeye başlayacağız (Şarkıda söylendiği gibi: Bir umuttur yaratan insanı).
Ömürhan Soysal
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder