29 Ocak 2007 Pazartesi

BİR DOSTA SON MEKTUP


Sevgili Hrant,

27 yıllık yaşamımda defalarca kez mektup yazdım. Bu mektupların hiçbirinden cevap beklemedim. Ve biliyorum ki bu son mektubumdan da cevap gelmeyecek…

Bir bilsen sen gittikten sonra ne kadar garip şeyler oldu. Seni katleden ve yıllardır “soykırım olmamıştır” diyenlerin kırdıkları soyların kanları üzerinde, veciz sözlerle çektirdikleri fotoğraflar, “hepimiz Ermeni’yiz”in “Yaşasın Hakların Kardeşliği” şiarının bir tezahürü olduğunu anla(ya)mayanlar, bu menfur mevzuyu münferit bir hadiseye çevirmek isteyenler ve en komiği de “dost başa düşman ayağa bakar” sözünü haklı çıkarırcasına, sen yerde yatarken yamalı ayakkabına bakıp beynine, yüreğine bakma cesareti olmayanlar… Hepsi bir efsane, bir mit, bir adli vaka yaratma telaşındaydı. Yoksa tabutundaki gözyaşların ve en önemlisi pırıl pırıl gözlerin nasıl perdelenebilirdi?

Senin ardından ne Kerinçekler, ne Perinçsizler türedi bir bilsen. Kimisi telaşla arabalı vapuru rehin aldı (beynindeki prangalardan habersiz), kimisi “hepimiz Ermeni değiliz” diye salyalı faşizan küfürlerini fırlattı ekranlardan. Ellerinden damlayan kanlarla “eee, ne olmuş?” diye sordular pervasızca, senin katillerinle aynı karede yer aldıkları hatırlatıldığında. Kimileri de sadece Ermeni olduğun için öldürüldüğünü söyledi. Bir bilsen ne çok timsah vardı cenazende, hepsinin gözyaşları midemi bulandırdı.

Sevgili Hrant,

“Tanınmayan insan, gidilmeyen kent sevilebilir mi?” diye soruyordu şair. Seviliyormuş be dostum. Yüreğindeki özgürlüğün kanat çırpışlarını duyup da seni sevmemek mümkün mü? Hayır, ölü seviciliği değil benimkisi! Ölümü sevmemle de alakalı değil. Çünkü biliyorum ki bu topraklarda kahramanlar hep ölü doğuyor. Onların bedenlerine değil, beyinlerine sıkılıyor kurşunlar.

Sevgili dostum,

Herkes eşinin sana yazdığı “son mektubu” ve senin “ruh halinin güvercin tedirginliğini” konuşuyor. Ne de olsa ancak böyle hafifletecekler vicdanlarındaki sızıyı. 301’den, faşizmden bahseden yok. Herkes seni nasıl görmek istiyorsa öyle görüyor: terörist, Ermeni, vatan haini, cesur, ürkek güvercin… Oysa uğruna sevdiğin memleketinden, topraklarından ayrılmayı göze aldığın, mahkeme önlerinde salyalı faşizan hakaretlere maruz kaldığın zihniyeti, “niçin hedef seçildiğini?” sorgulayan yok. Önceleri tetikçiler yakalanır, ardındaki karanlığa sadece küfredilirdi. Oysa şimdi tetikçi de ardındaki karanlık da deşifre edildi. Ama hâlâ “bu vatan için kurşun sıkan da yiyen de” eller üstünde ve bu vatan dediklerinin insansız ne işe yarayacağının farkında değiller. Onlar kendi engizisyonlarında bizi yargılamaya devam edecekler. Kellelerimizden koleksiyon yapıp kendi yasalarının kıyısına köşesine iliştirecekler.

Sevgili Hrant,

Ne yalan söyleyim “ruh halinin güvercin tedirginliği” benim de içimi sızlattı. Ama sonra düşündüm ve aklıma şu dizeler geldi:

yüzünü aradım: kalan kuşlar sen bu kentteymişsin gibi uçuyorlardı. insanlar kalabalık ve kabarıktı; silahları ellerine, tetikleri parmaklarına göre seçiyorlardı.” (Yılmaz Odabaşı)

Bilesin ki yüzün hep hatır(a)larımızda. Ve bilesin ki düşmanların ayaklarından duygusal, mastürbatif haberler vermeye devam ederken, biz o aydın beyninle yürümeye devam edeceğiz. Yürüdükçe de hepimiz daha fazla Ermeni olacağız, Kürt olacağız, Alevî olacağız. Her ne kadar (Xsentius’un asırlar önce dediği gibi) hayat, karşılaştığımız fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getirmediğimizle ilgilense de biz tarih’i avcıların, galiplerin elinden alıp yeniden yazacağız.

Ve kalan kuşlar, sen bu kentteymişsin gibi uçmaya devam edecek. Sense kanatlarında özgürlük; o gülümseyen gözlerinle bizi bekleyeceksin…

Ömürhan A. SOYSAL

Hiç yorum yok: